• Yazdır

Aşk imiş her ne var alemde

İlm bir kıyl ü kal imiş.

Fuzuli

 

Alemlere rahmet Peygamber Efendimiz, kendisine bir hikâye oluşturmuştu. Temiz, saf ve lekelenmemiş bir hikâye… Yaşadığı 23 yıllık zaman dilimi içerisinde hikâyesine sürekli bir şekilde eklemeler yaptı. Doğru olmak, adaletli olmak, güvenilir olmak, emaneti korumak, yalan söylememek, başkasının malına el uzatmamak gibi… Hz. Muhammed (s.a.v.) yaşadığı topluma hikâyesini kabul ettirdi, müşrik ve bedevi bir toplumun kendi hikâyesine inanmasını sağladı. Çünkü onun hikâyesinde bir yaşanmışlık vardı.

Bizim de bir hikâyemiz olmalı ve muhatap olduğumuz insanları o hikâyeye inandırabilmeliyiz. Bugün en büyük problemimiz sanırım bizim hayatlarımız etrafında bir hikâye oluşturamamamız ve hikâyelerimizin masumiyetini yitirmiş olması.

Hikâyende sadece senin temiz olman yeterli değil, aynı zamanda beraber yol yürüdüğün arkadaşlarının da temiz olması gerekir. Üsve-i hasene çizgisinde buluşabilmelisiniz.

Peki, senin, benim hikâyemiz ne?

Yoksa bir hikâyemiz bile yok mu?

O zaman birçok harfini atlayarak okuduğumuz kitabın sayfalarına yeniden ‘Bismillah’ diyerek dönme vakti.

Allah’a karşı sorumluluk bilincini üstlenmiş bir ferdin yapacağı ilk ve en önemli adım, ne olursa olsun kalbi olan bir yol seçmektir kendisine.

Her ne yapacak isek aşk ile yapmalıyız. Aşk ile yola çıkmalı; samimiyet, ihlas, fedakârlık ve doğrulukla yolu tamamlamalıyız.

Unutmayalım; “Kader gayrete âşıktır” ve aşk ile çalışan yorulmaz.

Hz. Ali (r.a.)’ye atfedilen şu söz bizim ser levhamız olmalı:

“Köle ruhlar korkuyla, tacirler bir ücret umarak, özgür insanlar ise aşk ile Allah’a iman ederler.”

Maalesef modern insan bu derinliği kavramaktan çok uzak bir ruh hali ile yaşam sürüyor. Modernizmin haz merkezli sunduğu yaşam, insanın kutsala dair inandığı ne varsa (akıl-kalp-gönül üçlüsünü) devre dışı bırakarak bir bir yok etmeye, değersizleştirmeye devam ediyor. Nefsî arzu ve isteklerinin kölesi olan insan, Allah’ın kendisini Esfel-i sâfilinden Ahsen-i takvime taşıdığını ve yaratılmışlar içerisinde seçkin bir mertebeye yerleştirdiğini unutuyor, umursamıyor.

İnsan, kendi tarihinin baş mimarıdır. Yıkar, inşa eder, yanılır, doğruyu bulur, zirveye çıkar, dibe vurur. Bunlar olurken Allah her zaman onun yanındadır, fakat son tercihi insana bırakır. O ister kaderini cennete taşır isterse cehenneme. Allah, kaderine yeni boyutlar açma hürriyetini insanın avuçlarına ve kalbine bırakır.

Ey okuyucu! Sen “Ey kalpleri elinde bulunduran, kalpleri evirip çeviren Allah’ım. Kalbimi dinin üzerinde sabit kıl” diye dua et!

***

Haz merkezli düşünme, eylemlerimizin aşk merkezli yapılmasını engelliyor.

Besmele nasıl her işin bereketlenmesine vesile ise aşk ile yapılan her işin başı ve sonu berekettir; kalbî huzur, sekinet ve mutmainliktir.

İslam, insanoğlunun Allah ile birlikte yaptığı tarihi yolculuğun adıdır. İslam davası bir yoldur ve yolun kurallarını sahibi koyar. “İşte bu benim dosdoğru yolumdur. Şu halde ona uyun, sizi onun yolundan ayıracak başka yollara uymayın…” (En’am Sûresi, 153)

Rabbimiz dünyada ve ahirette kazanmanın sırrını açıklamış. Bize düşen, onu anlayacak zihnî ve kalbî bir yönelim içerisinde olmak, gönlümüzü Allah’ın ayetlerine açmak ve akl-ı selim ile Allah’a yönelmektir.

Tüm insanlar Allah’ın daveti karşısında eşittirler. Bu eşitlik Allah’ın davetini kabul ve ret noktasında ayrışır. İman edenler içerisinde de Allah’ın dininin yaygınlaşması için çaba sarf edenler ile oturanlar birbirlerinden ayrılırlar.

“And olsun ki içinizden mücadele edenlerle sabredenleri belirleyinceye kadar imtihan edeceğiz.” (Muhammed Sûresi, 31)

İslam davası bir yoldur.

Bu yol, fikir ve oluş çabası içerisinde olanlarla, bu çileyi çekenlerle anlamlı olur; yani hakikat erleriyle…

Yolun (davanın) değerini bilmeyenler yolu da yolcuyu da yolculuğu da bitirirler.

Akıl-Kalp-Gönül ilişkisini kuramayanlar yolda kalır.

Bu yolda en önemli düstur, ahlâkîlik ilkesidir.

Akıl ‘Nasıl düşünmeliyim’, ahlâk ise ‘Nasıl yaşamalıyım’ sorusuna cevap verir.

Hayatını ahlâkîlik ilkesi üzerine kurmayanlar yolun durakları arasında kaybolup giderler.

Gelecek; iman eden, iddiası olan ve iddiasının peşinden giden Müslümanların olacaktır.

Hiçbir iddianın aslı yoktur; ardında test edilmiş bir yaşantı, yozlaşmamış bir ahlâk, hakikati eğip bükmeden söyleyen bir insan yoksa.

Şunu da heybemize ekleyelim: Allah, insanı en iddialı olduğu yerden imtihan eder.

Bir hikâyemiz olmalı, aynı zamanda o hikâyeye bizi ulaştıracak hayallerimiz olmalı.

Yusuf (a.s.)’un Mısır diye bir hayali vardı, zindandan hükümdarlığa yürüdü.

Musa (a.s.)’nın halkını Firavun’un zulmünden kurtarma hayali vardı. Kıptileri Firavunun zulmünden kurtardı, onları özgür kıldı.

Muhammed (a.s.), açlıktan karnında taş bağlıyken Kisra’nın saraylarını müjdeledi ashabına ve müjdesi gerçek oldu.

Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul hayali vardı. Olmazları oldurttu, İstanbul’u fethetti.

Senin hayalin ne?

Bir gelecek mefkuremiz olmalı…

Yaşadığımız çağa söyleyecek sözümüz, peşinden koşacağımız hayallerimiz olmalı.

Nereye mensup olduğumuzu hatırlarsak mesuliyetlerimizin farkına varabiliriz.

Bu çağda yaşamalıyız ama bu çağı yaşamamalıyız.

En büyük yolculuk insanın kendi içine doğru yapmış olduğu yolculuktur, yani tefekkür yolculuğu.

Şimdi kendi gökyüzümüzde uçma vakti…