DÜNÜ DÜŞÜNMEK, BUGÜNÜ OKUMAK

 

İnsanların dünyada kalma sürelerini belirleyen, kaldıkları bu süre zarfında kendine iman ve ibadet etmelerini isteyen Yüce Yaratıcı, onlara rehberlik etmesi için peygamberler göndermiştir.

“Şüphesiz biz, seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Hiçbir ümmet yoktur ki, aralarında bir uyarıcı gelip geçmiş olmasın.” (Fâtır Sûresi 35/24)

Cennetten dünyaya sürülen insan, Rabbi ile olan bağını bu uyarıcıların rehberliğinde sürekli bir şekilde canlı tutmuştur.

Sünnetullah gereği tabiatta bulunan bütün canlılar bir ahenk ve bütünlük içinde hareket etmekte, kendilerine verilen Allah’ı tesbihat ve insana hizmet görevini eksiksiz bir şekilde yerine getirmektedirler.

Evrendeki canlıların tamamı, insanlar da dâhil, sebepler silsilesinin neticesinde doğal zincirin bir parçası olarak hareket etmektedir. Sebeplerin olması, Allah'ın sonsuz aklını ve gücünü kavramamız için çok önemlidir. Sebeplerin her birinin birbiriyle bağlantılı oluşu da, hiçbir şeyin rastlantı sonucu olamayacağının kanıtıdır. Çünkü Allah üstün aklıyla her şeyi zerre detayına kadar takdir eder ve düzenler.

Dünyaya gelen insan, doğduğu andan itibaren hem bedenen hem de ruhen bir değişim sürecine girmektedir. Bu değişim süreçleri incelendiğinde insanın biyolojik gelişimi Sünnetullah’ın öngördüğü bir şekilde irade dışında değişim serüvenini devam ettirirken, ruhsal ve zihinsel gelişim ve değişiminin ise iki kaynaktan beslendiği (etkilendiği) görülmektedir: Bilgi ve çevre…

Beslendiğimiz bilgi kaynağının ve içinde bulunduğumuz çevrenin nefslerimizdekini değiştirmekte birebir etkisi söz konusudur.

Yüce Rabbimiz Ra’d Suresi’nin 11 . âyet-i kerimesinde şöyle buyurmaktadır: “Kuşkusuz Allah, onlar nefslerinde olanı değiştirmedikçe bir toplumun durumunu değiştirmez.”

Şimdi sizlerle beraber biraz gerilere, bundan yaklaşık 20-30 yıl öncelerine gidelim. O günden bugünümüze ışık tutmaya çalışalım.

Yaklaşım tarzımız ne edebi, ne akademik; biraz samimi, biraz hasbi olsun.

Hatırlamak ve düşünmek gerekiyor dünü. İlk etapta, “El-estü bi Rabbikûm (Sizin Rabbiniz değil miyim)?” sorusuna “Bela (Evet, Rabbimizsin!)” cevabını verdiğimiz zamanı…

Son Nebî’nin gelmesiyle İslam davetinin başladığı Asr-ı Saadeti…

Sonra bizler bir uçurumun kenarında iken, o ilahi davetin yüreğimize dokunduğu, yani bilinçli bir şekilde İslam’la tanıştığımız ve yaşantımızın yön değiştirmeye başladığı zamanları…

Rabbimin takdiriyle nefsimizde olanlarda bir değişikliğe gitmiştik ve köhne bir yaşantının akabinde bembeyaz bir sayfa açmıştık gönül dünyamızda. Müslümandık, ama yeniden iman etmiştik iman edilmesi gerekene. O zamanlar, öyle üstü bir kalemde çizilecek zamanlar değildi. Gençtik, samimiydik, dertliydik, endişeliydik; dilimiz dualı, gönlümüz hüzünlüydü. Sevmeyi, saymayı, fedakârlığı, zorluğu, alttan almayı, gönül almayı, özür dilemeyi, nefsine gem vurmayı, sabretmeyi, her defasında yeniden besmele çekmeyi, kardeşinin nefsini kendi nefsine tercih etmeyi, hak ve hukuka riayet etmeyi önemsiyorduk. Yaşantımız için anlam ifade eden söylem ve eylemlerimiz vardı.

Duaya kalkan ellerimiz, titrek bir dille Rabbe ulaşan sözlerimiz vardı.

Saadet asrını yaşarcasına okuyorduk. Efendimiz (s.a.v.)’in kavmini toplayıp İslam’ı ilk tebliğ ettiğinde doğrulayanlardan, Taif’te atılan taşlara Hz. Zeyd’le birlikte siper olanlardan, Hz. Ömer’le birlikte kırk kişi olunduğunda sevinenlerden, hicrette onları bir gölge gibi takip edenlerden biri de bizdik.

Hz. Vahşi’nin mızrağı Hz. Hamza’dan önce bizim yüreğimize saplandı. Uhud’da Peygamberi (s.a.v.) koruyan sahabelerin yanında kılıç darbelerine maruz kaldı bedenimiz. Tebuk Savaşı’na mazeretsiz katılmadığı için, Efendimizin (s.a.v.)’in yüzlerine bakmadığı sahabelerle birlikte daraldı, sıkıştı yüreklerimiz. Tevbeleri Allah katında âyetle kabul edildiği haberini aldıklarında ise Ka’b bin Malik’le ortaktı sevincimiz.

“Ey iman edenler, eğer siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.”(Muhammed Sûresi, 7)

Bedir’de Allah, dinine yardım edenlere yardım etmişti. Uhud’da sarsmış ama Hendek Savaşı ile Müslümanlara kaim bir zafer hediye etmişti. Az topluluk olan Müslümanları çok olan kâfirlere üstün kılmıştı.

Allah Müslümanlara yardım etmeye devam ediyordu.

Haberleri gelirdi bize Afgan cihadının; az bir topluluk olan Müslümanların, Sovyet güdümlü rejime ve Sovyetlere nasıl kafa tuttuklarına dair.Dağınıktılar bir oldular, aynı hedefe Allah için vurdular, neticede Allah onlara öyle bir zafer verdi ki,koskoca Sovyetler Birliği dağıldı, gitti. Bir imparatorluğu yerle bir etmişlerdi Allah’ın yardımıyla.

Allah’ın yardımıyla alakalı, Afganlı bir mücahidin anlatımıyla:

“Biz Sovyet askerleriyle çok yakınlaşmıştık; aramızda ancak yüz metre kalmıştı. Ateş hattında şiddetli çatışma vardı. Derken bizim cephanemiz bitti. Başımızda Ahmet Şah Mesud vardı. Bize sabretmemizi söyledi. “Asla teslim olmayacağız” dedi. Biz de bekledik. Meğer o sırada Sovyet askerlerinin de cephanesi bitmiş. Ama onların lojistik destekleri vardı ve arkadan uçaklarla onlara silah, yemek ve cephane atıldı. Vallahi hiç rüzgâr yoktu, ağaç yaprağı bile kımıldamıyordu. Ama İlahî yardım bu ya, çok sert bir rüzgâr esti ve uçaktan atılan yardımlar bizim tarafa düştü. Bu Allah’ın direk bir yardımıydı. Mevzilerinde bekleyen o Sovyet askerlerinin hepsini esir aldık.”

Abdullah Azzam’ın Tevbe Sûresi’nin tefsirini okurken Afgan cihadının, Müslüman olmanın, ümmet olmanın ve din kardeşliği hukukunun kodları, zihin dünyamızda yeniden şekillendi.

Allah düşmanları her yerdeydi, zulüm her yerdeydi, onlara karşı hem maddi hem de manevî şekilde hazırlıklı olmak gerekiyordu.

Sonra Bosna’da, Çeçenistan’da savaş patlak verdi. Ümmet kurban vermeye devam ediyordu. Pazar yerine atılan bombalar sanki İstanbul’da patlıyor, yıkılan minareler acımızı kamçılıyordu. Filistinimiz vardı düşlerimizde gördüğümüz. Mescid-i Aksa’da özgür bir şekilde Cuma namazı kılmaktı hayalimiz. Çeçenistan’da Cahar Dudayev, Ruslara karşı özgürlük mücadelesini başlattığında yeni bir zaferi muştuluyordu.

Salman Raduyev, Şamil Basayev, Hattab ve diğerleri ümmete örnek eylemler yapıyorlar, damarımızdaki kanın akışı hızlanıyordu.

Cephelerde namaz kılan mücahiddeydi gözlerimiz; pusu kuran mücahidlerle beraber gözetliyorduk kâfirleri.

Şehadet vardı dualarımızın başında…

Bereketli zamanlardı, tebliğ ve davet her an canlıydı. Birbirimizi hayra teşvik ediyor, yeni kardeşlere ulaşmak için gayret sarf ediyorduk.

Kurban derileri toplardık, yakalanma pahasına; kardeşlerimiz mekânlarını açardı, bir hafta kokusu gitmez ama kimse sorun yapmazdı. Şikayet haberi gelince başka bir yere taşırdık gece yarısı. Yüksünmezdik bu saatte nerden çıktı bu iş diye. Deri toplamak için kesim ekipleri kurmuştuk. Düşünsenize, adamın kurbanını kesiyorduk bir deri için… Bilirdik oradan gelen üç kuruş Allah için kullanılacak, bir sıkıntı giderilecekti.

Samimi alış verişler yapılıyordu matematik gözetilmeden, takva kokusu geliyordu kardeşlerin amellerinden.Sohbetler yapardık mescidlerde, camilerde… Mescidlerde sohbet yapacak imkân kalmadığında yer bulmanın telaşı içinde olunmazdı. Kardeşlerimin evleri yürekleri gibiydi, sonuna kadar açıktı.

Ders halkalarımız vardı kardeşliğimizi pekiştirdiğimiz, davasına adanmış adamlar yetiştirdiğimiz.

Zulme karşı hakkı haykırdığımız, ayakta tuttuğumuz eylemlerimiz vardı. Kimsenin cep telefonu yoktu ama iletişim sıkıntısı yaşanmazdı. Cuma günleri, düğüne gidilir gibi ürkek bir heyecanla gidilirdi Beyazıt’a, Cezeri Kasım’a.

Panzerin üzerine çıkan kardeşimizin cesareti cesaret verirdi bize; şehadet haberini aldığımızda ise, verdiği söze şahitlik ederek gitti diye yüreğimiz kıpır kıpırdı.

Dik durduk, boyun eğmedik zalime. Çünkü biliyor ve inanıyorduk Allah bizimle…

İnancı yaşantısına akseden, okuduklarını hayatına aktarmak için gayret sarf eden, Allah düşmanlarını tanıyıp onlara karşı buğzeden, Dünya Müslümanlarının çektiği acıları yüreğinde hissederken bunun gereği olarak o coğrafyalarda can vermeyi göze alan, yollar arayan ve ardına bakmadan giden kardeşlerimiz vardı.

Kardeşlerimiz vardı Bilal gibi,Bülent gibi, Fuat gibi. Şehadetleri üzerine türküler yaktığımız, marşlar söylediğimiz, okudukça bizleri heyecanlandıran…

Sonra bazı samimi hayallerimiz vardı!

İmanına ve hayâsına kefil olunan, sabrı ve metaneti kuşanmış mücadele ruhlu eşler istiyorduk. Davamızda bizlere yarenlik yapacak çocuklarımız olsun, onları Allah yolunda mücadele eden mücahidler yapacaktık. Allah’ın kitabını okuyan hafız olacaklardı, ümmete yol gösteren âlim olsunlar istiyorduk.

Sisteme asla yem etmeyecektik, gözümüz gibi koruyacaktık onları. Ticaret yapıp para kazanacak, Allah yolunda infak eden güçlü Müslümanlar olacaktık. Otobüsle veya yürüyerek gittiğimiz sohbetlere kendi arabamızla gitmenin hayallerini kurardık.

Sonra bedel ödeme yaşımızın geldiği hatırlatıldı.

Müslümanlar rejim tarafından iktidardan uzaklaştırıldı. Tabir-i caizse rejim, Müslümanların ümüğüne basmış, hayallerini yıkmış, bizlere nefes aldırmıyordu.

Oysa biraz daha zorlasak İslam devletini kuracaktık! Bir rüyadan uyanmıştık geç de olsa.

Bir turnusoldur 28 Şubat… Bir kalbur gibi eledi Müslümanları ve eleğin üstünde kalanlar azdı.

Unutmayalım, Müslümanlar şeytanlarını yanlarında taşırlar. Kâfirlerin şeytana ihtiyacı yok ki, zaten kendileri şeytandırlar.

Budanıyordu Müslümanlar, Kur’ân kursları… İmam hatiplerin orta kısımları kapanmış, başörtüsü imam hatiplerde bile yasaklanmıştı.Üç kişi bir araya gelse örgüt kurmaktan tutuklanacaktı.

Sorular belirmeye başladı kafalarda; nasıl olacak, nasıl bir çıkış yolu bulunacaktı.

“Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali (sizin de) başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle şiddetli bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, en sonunda Resul ve beraberindeki mü'minler ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ dediler. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı pek yakındır.” (Bakara Sûresi, 214)

Biraz daha yakın bir geçmişe giderek bazı şeyleri sorgulamamız gerekiyor kanaatindeyim. Amacım bu sorgulamayı yaparken bu kararları alan hiçbir kardeşimi yermek değildir, sadece kendi zaviyemden bir durum tespiti yapmaktır.

Bir kırılganlık başladı milenyum çağının başlarında, sonra beklenmedik bir şeyler olmaya başladı. Dernekleşme süreci ile birlikte Müslümanlar toplumun içinden sıyrılıp derneklerin içine girdiler. Önceden davet için insanların ayağına giden bizler, onların derneklerimize gelmesini bekledik ama gelen olmadı. Beklenmedik beklentilere kaptırmıştık kendimizi.

Değişmeyen kurallar vardı Allah’ın koyduğu; imtihan sadece on yedisinde, yirmisinde değildi, hayat boyu devam ediyordu.

Bir yerlerde bir eksiklik vardı. Allah’ın yardımı bu toplulukla beraber değil miydi?Neden yitirmiştik önceki heyecanımızı?

Herkes kendine göre bir tespitte bulunabilir, kendine göre bazı cevaplar verebilir bu sorulara. İki örnek verelim bu soruya cevap olacağını düşündüğüm:

Rivayet edilir ki 1960’larda, Lübnan’da bazı insanlar, o bölgede yaşayan muttakî bir âlime giderler ve derler ki: “Efendim, Allah bize niye yardım etmiyor?” Mübarek, onların hallerine bakar ve şöyle cevap verir: “Aslında Allah yardımını gönderdi ve gelen melekler, hangi ordunun İslam ordusu olduğunu fark edemedikleri için geri gittiler.”

Veyahut Hz. Ömer’in mektubunda aramak gerekir cevabı. O, Allah’ın yardımına işaretle, ordu komutanına gönderdiği bir mektupta aynen şöyle der: “Sakın düşmanınızın yaptığı fiilleri yapmayın! Siz, ancak takvanızla galip gelirsiniz. Eğer siz günaha girerseniz unutmayınız ki düşmanınız adet olarak ve hazırlık olarak sizden üstündür. Takva zırhına bürünün ve Allah’tan korkun!”

Bu iki örnekten sonra gelin bugün biraz özeleştiri yapalım, sorular soralım cevabını bildiğimiz. Canımızı sıkacak sorular olsun bunlar… Ne zaman ki bu soruların cevabını dillerimiz değil de zihinlerimiz, gönüllerimiz verirse elbette bir şeyler düzeliyor demektir nefslerimizde.

“Kuşkusuz Allah, onlar nefslerinde olanı değiştirmedikçe bir toplumun durumunu değiştirmez.” (Ra’d Sûresi, 11)

Nefsimizde olan nedir ve gerçekten değişmesini istiyor muyuz? Bizler dava adamıydık da dünya adamı mı olduk? Nefsimizde olan Allah korkusu yerini geçim korkusuna, Peygamber sevgisi, yerini dünya sevgisine bıraktı da farkında mı değiliz?

“Güçlü Müslüman, Allah’a zayıf Müslümandan daha sevimlidir.” hadisinden ne anlıyoruz? Konforlu bir hayat sürmenin peşinden giderken bu sözü kalkan olarak mı kullanıyoruz, yoksa içinde bulunduğumuz konforu kaybetmemek adına her şeyden şikâyet eder mi olduk?

Mesela “Hep aynı şeyi yapıyoruz canım, sıkıyor artık. Farklı etkinlikler yapmak lazım. İyi bir hatip olursa sohbet daha verimli olur. Sohbetin günü değişirse katılım daha fazla olur.” dedikten sonra, “Hafta sonu olmaz, herkes ailesine zaman ayırıyor. Şu gün olmaz, millet falanca diziye kitleniyor. Falanca gün olmaz, Avrupa maçlarına denk geliyor, kimse gelmez.” diyerek gün bulmacasına çevirdiğimiz sohbeti, öyle veya böyle bir akşama sıkıştırıyoruz. Bu sefer kendi insanımız dediğimiz arkadaşlar gelmiyorlar.

Şimdi şu soru geliyor akla, milletin derdini anladık da ona göre ayar çektik.

Peki senin derdin ne kardeşim?

Evet arkadaşlar, kardeşler bizim derdimiz nedir?

Yoksa yoluna revan olduğumuz bu davayı yolda bulduklarımıza tercih eder hale mi geldik?

Dava arkadaşlığımız sosyal arkadaşlığa dönüşmüş, şimdiye değin hiç olmadığı kadar arkadaşımız olmuş; yüreklerine dokunamadığımız.

Sanal dünyanın sanal mücahidi mi olduk?

Biz dünyadan yerken, dünyanın da bizden yediğinin farkında değil miyiz yoksa?

Dün İslam Devleti kurmanın mücadelesini verirken ve bu hassasiyetle yaşarken bugün ne oldu bize? Bir mahalle çalışması sırtımızda kambura dönüştü, yük oldu, külfet oldu. Düne kadar cihada gitmek için yollar arayan bizler bugün daha fazla kazanmanın yollarını mı arar olduk? Aradık ta ne oldu? Ne Allah için gereği gibi vermesini bilen zengin Müslüman olabildik, ne de geçim endişesi duymadan Allah’a yaklaşan bir muttaki…

“Şu üç şey Âdemoğlunun saadetindendir: Saliha bir hanım, geniş ev, rahat binek.” (Müsned, 1/168)

Bu hadis-i şerif hangi kardeşimizin hayatında gerçekleşmedi? Dün, eş seçiminde hayâyı ve takvayı ön planda tutarken, bugün neleri ön planda tutuyoruz? Dün, evlendiğinin ertesi günü tebliğ ve davete devam eden, hayra koşan kardeşlerimiz vardı; dahası bunu sorun etmeyen eşleri… Bugün senden başka kimse yok mu, hep sen mi gideceksin diye akıl veren eşlerimiz var.

Dün, oturacak evimiz yokken kardeşlerimize açtığımız, bugün kardeşleri tarafından kapıları açılmayan evlerimiz var. Dün, her yere belediye otobüsüyle giderken, bugün bagajına deri koymakta imtina ettiğimiz arabalarımız var. Dün, ödeme zamanı yaklaşınca infağı artıran ve endişe duymayan ağabeylerimiz varken, bugün, ödeyeceği çekin günü yaklaştıkça Allah’a yaklaşan zenginlerimiz var. Kusura bakmayın, şunu söylediğinizi duyar gibiyim:

O kadar da değil!

Evet, o kadar da değil. Böyle yapmayan kardeşler de var aramızda; üç beş kişi!

O yüzden hep şunu söylüyoruz: “Bu dava üç beş kişi üzerinden gidiyor.”

Dün, zenginlerimiz azdan azdı ve bu kadar maddiyat konuşmuyorduk, bugün fakirlerimiz azdan az ama maddi sıkıntılar çekiyoruz.

Oysa sıkıntımız ne para, ne de maddiyattı…

Gelin problemin adını koyalım: Mutlu değiliz, samimi olamıyoruz. Neden mi? İnandığımız gibi yaşamadığımızdan yaşadığımız gibi inanmaya başlamışız.

Dini, yaşam tarzı olmaktan çıkarmışız.

İnancında samimiyeti yitiren veya samimi niyetlerine hastalık bulaştıran, kör, topal bir vaziyette cennete ulaşmaya çalışan bir topluma dönüşmüşüz.

Şimdi tekrar yeniden besmele çekmenin, toparlanmanın zamanıdır dostlar!

Mevlana’nın dediği gibi:

“Dün geçti gitti. Dün gibi, dünün sözü de geçti. Bugün yepyeni bir söz söylemek gerek.”

Gelin birbirimizi ve şeytanı suçlamayı bırakalım. Unutmayalım ki gönlümüzün sahibi biz değiliz. Onun kapılarını kimlere açtığımızı, oraya kimleri misafir ettiğimizi gözden geçirelim.

Kendimizin de bu dünyada misafir olduğunu asla unutmayalım.

“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.”

İMH Günışığı Sabah Namazı Buluşmaları devam Ediyor

27.11.2017

  Çalışmalarımızın bereketini sabah namazıyla beraber yıllarca sürdürdüğümüz
İMH Günışığı Sabah Namazı Buluşmaları ‘Şükür’ Sohbeti ile Başladı

29.10.2017

  İnsan ve Medeniyet Hareketi Günışığı Derneği gönüllülerinin dönem boyunca ayda
Yaz Okulu Defterim

20.06.2017

    Kitap ve defter eğitim ve öğretim faaliyetlerinin olmazsa olmaz iki materyalidir.
Sabah Namazı Buluşması Gerçekleşti

04.05.2017

  30 Nisan 2017 Pazar günü bu dönem sabah namazı buluşmasının 7.sini yaptık. Rabbimi
Münzevi Camii Sabah Namazı Buluşmalarında ‘Tefekkür’ Vakti

05.12.2016

Münzevi Camii Sabah Namazı Buluşmalarında ‘Tefekkür’ Vakti İMH Günışığı temsilcil
Sabah Namazı Buluşmaları Münzevi Camii'nde ‘Adanmak’ Sohbeti ile Başladı

02.11.2016

Sabah Namazı Buluşmaları Münzevi Camii'nde 'Adanmak' Sohbeti ile Başladı İMH Günışığ
“EGOP Yılın Kitap Kurdunu Seçiyoruz” Etkinliği Sınavı Gerçekleştirildi

21.01.2016

“EGOP Yılın Kitap Kurdunu Seçiyoruz” Etkinliği Sınavı Gerçekleştirildi   Oku ki
EGOP çalışması tüm hızıyla devam ediyor

19.01.2016

EGOP çalışması tüm hızıyla devam ediyor İMH Günışığı Derneği'nin gerçekleştirdi
Şirinler Sınıfının Renk Grafiği 1. Rengimiz Kırmızı Çıktı

27.10.2015

Şirinler sınıfının renk grafiği 1.rengimiz kırmızı çıktı      &nbs
Şirinler sınıfı sanat etkinligi dersinde...

27.10.2015

    Şirinler sınıfı sanat etkinligi dersinde dolu dolu vakit geçirdi.  
Gül Bahçesi Çocuk Etkinlikleri Kayıtlarımız Devam Ediyor

01.10.2014

Günışığı Derneğimizin bünyesinde devam eden Gül Bahçesi Çocuk Etkinlikleri Kayıtlar

 

 
dokuztas gencdusunce okumalar yayinlar dusunceokulu
Günisigi Dernegi; Insan ve Medeniyet Hareketi, TGTV ve IDSB üyesidir.

Yazarlar / MAKALELER


IMAGE
Mustafa Yücel
IMAGE
Nihat Demir
IMAGE
Yavuz Selim Yaylacı

ALINTI YAZILAR



 

 

 

UYELER İÇİN